Bi laf edecek olsaydım, bi laf ki beni kim dinliyorsa o anda kaleme kağıda sarılma gereği duyacak, o laf şu laf olurdu:


"Household objects, in the fullness of their poetry, flew with their own wings through the kitchen sky." Gabriel Garcia Marquez

Dün gece rüyamda bir çaydanlığa binmişim, Tahran'a gidiyorum. Yol üstünde bir sürü elmalı kurabiye el sallıyor bana. Sonra birden Tom Waits gürlüyor gökten. Aaaa bu adam tanrıymış meğersem, diyorum. Sonra ak sakallı bir nine biz ona allah diyoruz, tanrı burjuvanın bok yemesi, diyor.  Ve Tom Waits boğum boğum bir sesle:

Tavşan kanı bu, tavşan kanı!

Sonra uyanıyorum. Hep uyanılır zaten.

Elimde meyve tabağım. 

Kimseye söylemeyeceğinize söz verirseniz size bir sır vereceğim. Ben var ya, şey, ben...ben hiç Mario'nun prensesini kurtaramadım. Ne zaman Mario muhabbeti açılsa ve herkes çocukluğuna dönüp gün aşırı prenses kurtardığı günlere dalsa ben bi bozulurum. Bozuntuya vermemeye çalışarak "ehühüheh, ben gözlerim kapalı kurtarıyodum prensesi" derim. Yalan, inanmayın.

(Şimdi birden Tom Waits'in sesi duyulmuş meğersem:) Bi prensesi kurtaramadıktan sonra sen nasıl üçüz doğurucan, onlara kitaplar yazıcan, çeviriler yapıcan, kek pişiricen... nasıl olucak o? bence olmaz tosunfatması! Senin o oyuna dönüp prensesi kurtarman şart! Final ödevlerin biter bitmez, hadi görelim seni, ben ve bu bloğun varla yok arası okuyucuları yanındayız. Yürü bre tosunfatması! Görelim seni!)

0 yorum:

Sonraki Kayıt Önceki Kayıt Ana Sayfa